25 Eylül 2009
dün kanım dondu...
apartmanın altındaki bahçede 4 çocuk oynuyor. Can yaşlarındalar,
biri de kız.. buraya kadar herşey normal..
birden içlerindeki en kısa olanı toprağa ittiler. o kalkmaya
kalkıştıkça diğerleri üstüne abandıkları gibi, tekmelemeye,
vurmaya, tokat atmaya, hatta üstünde zıplamaya başladılar !!
çocuk ağladıkça ve kalkmaya çalıştıkça tokatlar, yumruklar
artmaya başladı. üstelik üçü aynı anda vuruyordu.
balkondan büyük kim var diye bakınmaya çalıştım.
kimseyi göremedim. en sonuda avazım çıktığı kadar bağırdım.
önceleri duymadılar, artık tam inip olaya müdahele edeyim
derken bir tanesi etrafına bakındı. ben de tekrar seslendim.
hemen dağıldılar..
şimdi diyebilirsiniz. " bunlar çocuk, elbette oynayacaklar,
kuduracaklar." ama bu böyle birşey değildi. resmen
çocuğa işkence ettiler. o vururkenki hırslarını tarif edemem.
hani şu sıralar internette moda ya.. liseli serseriler zavallı
birini aralarına alıp dövüyorlar ve bunu da videoya çekip,
nette yayınlıyorlar. işte aynen böyleydi. bunlar
daha 4-5 yaşlarında çocuk.. bu yaşta bunu yapan çocukların
gelecekte neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum..
bu sertliği maalesef çok görüyorum.
bu şekilde devam ederse daha nice
münevver olayları yaşarız biz..
geçen gazetede de okudum . şok oldum. 3 yaşındaki bir çocuk
vandalizm suçu nedeniyle araştılıyormuş. en büyüğü 5 yaşında
10 kişilik bir çeteye sahipmiş !!
nedir bu sertliğin suçu? biz anne babalar mı? tv mi ? çevre mi?
ya da acaba gerçekten doğuştan mı ?
9 Eylül 2009
yine mi...
olarak bugün olanları dehşetle izledim. o gün tam
havalimanı kavşağındaki köprüden aşağı indiğim an
suyun gelişini gördüm. altımdaki yol, yol olmaktan çıkmış
kahverengi bir amazon nehrine dönmüştü resmen.
bugünkü olayda ise eşim kılpayı kurtuldu her sabah
gittiği bu yoldan. aylardır ilk defa bir seyahate çıktığı için..
allah korudu bizi.. sanki..
görüntüler gerçekten de çok feci, gözlerim yaş
içinde izledim. o taraftaki bir çok tekstil firmasını
biliyorum. özellikle de 7 bayanın öldüğü firmayı
çok iyi tanıyorum. çalıştığım dönemde sık sık
ziyaret ettiğim bir firmaydı. o bahçede kapının önünde
insanların göz göre ölmesi ve hiç kimsenin çıkıp
da o kapıyı açmaya çalışmaması korkunç bir durum.
ya o yağma görüntüleri :((((
peki suçlu kim ?
çok basit... istanbullu.. imiş.. sevgili belediye başkanımıza göre...
yaptıkları en güzel şey, başkalarını suçlamak..
nasıl olsa biz milletçe çabuk unutuyoruz...
allah geriye kalanlara yardımcı olsun...
çünkü şu an yine yağmur yağıyor:((((
4 Eylül 2009
nasıl yani ??
okuyacak diye bir habere denk geldim..
çocukların traşları yapılmış, okul formaları giydirilmiş,
resmen gösteriye çıkarılmış gibi basın toplantısı yapılıyordu.
tamam, yaptıkları çok güzel, ama bu kadar da gözüne gözüne
haber de yapılmaz ki... o çocukların bu denli gözünde olması
doğru değil bence.. bizim densiz milletimiz her fırsatta onlara
bu olayları hatırlatacaklardır, garip garip sorular soracaklardır. üstelik
bu kadar çok özel lise varken, sadece 5 tanesine mi sahip çıkabildiler ?
peki diğerleri ?
ama en çok da şu cümle beni çoook sinirlendirdi. yetkili kişi dedi ki :
" bu 5 çocuğumuz artık bizim çocuklarımız. onları her şekilde
sahip çıkacağız. ancak ebeveynleri ikna etmek biraz zor oldu.
hatta çocuklar haftasonlarını bu ebeveynlerin yanında geçirdiler.
şu an tüm problemler çöözülmüş oldu."
NASIL YANİ !!! şimdi kendini bilmez bir insan müsveddesi
ebeveyn nasıl kendi çoğunun hakkı olarak gördüğü eğitim hakkını,
başka bir çocuktan esirgemek ister ?? üstelik bu çocuklar
küçüçük yaşlarında bu denli acı yaşadıkları halde, onlara nasıl
köstek olursun ???
böyle zamanlarda insanlığımdan utanıyorum.
allahım bizi, çocuklarımızı doğru ve iyi niyetli insanlarla karşılaştır.
3 Eylül 2009
gecikmiş postlar serisinin 2.cisi...
işte herşey böyle sütliman başladı. başlarında vapura binmem diye tutturdu.
ben de rüşvet olarak ona epeydir istediği düdüklü dondurmadan aldım. bu
yaptığım en büyük hataydı ! çünkü gezi süresince, yani yaklaşık 1,5 saat
boyunca onu öttürdü. ne yaptıysak, ne dediysek, ne aldıysak engelleyemedik.
müthiş bir şımarıklık üstündeydi. kenara kesinlikle oturmadığı gibi genelde
bizleri de oturtmadı. bizi ve katta herkesi aciz taciz etti. boğazın mis gibi
havasından zevk alamadan geri döndük.
arada bu boğuşmalardan fırsat bulduğumda çok güzel mekanlar gördüm.
zaten şu istanbulu yaşanabilir kılan tek tük şeylerden biri de bu boğaz.
mesela şu evlerden birinde oturmayı çoook isterdim.......
ama şu arkadaki iğrenç plazanın da olduğu çoook çirkin görüntüler de vardı:(
anlayacağınız o gün cüceyi boğazı gezdirmeye götürmüşüm.
ama ben gezdim. gördüm. eğlendim:)
ıhlamur kasrı...
ben bu kadar sabırlı olamazdım valla:)
15 Ağustos 2009
sakın dökmeyin !!
bu konuyu geçen gün sevgili tibetin annesi nde okuyunca bir süre önceNTV de seyrettiğim bir belgesel geldi aklıma. bizim evde nerdeyse hiç
kızartma yapılmadığından aslında üstüme alınmamıştım. ancak firma
sahibinin anlattıkları çok anlamlıydı :
" biz türkler maalesef bu konuda çok tembeliz. atık yağı bir kavanoza
dökmek yerine lavaboya dökmek kolaylarına geliyor. ya da içine bazı
kimyasallar döküp yeniden kullanıyor. maalesef yeterince toplayama-
dığımızdan dolayı kapasitenin 10da biri ile çalışıyoruz. hatta yağı
almaya gittiğimiz bazı lokanta sahipleri tarafından kovalandığımız
bile oluyor."
ayaklarına ladar gelip alt tarafı atık olan bir ürünü almak istiyorlar
ve insanların gördüğü muameleye bak :( maalesef geri dönüşüm
konusunda çok gerideyiz ve güzelim memleketimizi çok kirletiyoruz.
bu konuda oğlumu şimdiden işlemeye çalışıyorum. bunun için
şu kitabı aldım. isimleri can ile değiştirince gerçekten de çok
ilgisini çekti ve hoşuna gitti.)

hatta ilk meyvesini de verdi :)
can : aa anladım. hani biz tuvalet kağıdının içindeki kartonları
boyuyoruz ya .onu yeniden kullanıyoruz di mi anne ?
anne : :)
3 Temmuz 2009
kilyos...

ancak en büyük problem dönüşümüz oldu. 45 dakikada gittiğimiz yerden tam 2.5 saatte geri döndük. özellikle bahçeköy cehennem gibiydi.bu demek ki bir daha gidişimizde daha erken yola koyulacağız:)
2 Temmuz 2009
yeşilköy röne park...

keloğlanımla beraber şu sıralar etrafımızdaki parkları denetliyoruz:) aslında
hedeflerim arasında adalar, moda, kadıköy falan vardı. ancak havalar
bu kadar sıcak olunca yolda fazla zaman geçirmeyeceğimiz mekanları
tercih etmek zorunda kaldım. ilk olarak pılımızı pırtımızı toplayıp
röneparka gittik. burası haftaiçi özellikle çocuklar ve kafa dinlemek
isteyenler için ideal. bol yeşillik içinde, koca koca ağaçlar altında ve mis gibi
bir deniz manzarası eşliğinde bir sürü çay bahçesi var. ayrıca minik bir de
hayvanat bahçesinde tavuskuşları, ördekler, tavşanlar da mevcut.
tatildeyiz diye derslerimizi de aksatmıyoruz. işte bizim favori tatil ders
kitaplarımız :
hem eğleniyor, hem öğreniyor..bu güzel günun sonu da güzel oldu. sahile inip yeşilköy merkeze doğru
yürüyüp ünlü roma dondurmacısının köşesinden çıktık. yeşilköyden
dondurma yemeden de dönülmez ki:)
dip not : sahilde yürürken yine hiç hoş olmayan görüntüler gördüm.
elbette doğrucu davut olarak bunu da yazmalıyım. özellikle de
milyon dolarlar vererek ev alan insanlar nasıl da bu manzaraya
tahammül ediyorlar bilmiyorum. ama güzelim yeşilliğin içinde,
üstelik de kocaman bir yasak tabelasının altında mangal yapılıyordu.
elbette yine kocaman yasak tabelasının önünden denize giriliyordu.
neymiş : yasak olan herşey yapılmalı !! imiş.....
23 Haziran 2009
başlık bulamadım...
spor aletlerinde en güzel ne yapılır ?
tabii ki çekirdek yenir!!!!!!!
üstelik tüm çöpünü yüzsüzce yere atarak !!!
bu manzara sokağımızdaki parktan . aslında kadının
yüzünü kapamamalıyım. " WANTED" başlığıyla her
yerde ifşa etmeliyim !
şu memlekette en sinir olduğum olay bu, heryere
çöp atılması... her fırsatta insanları uyarmaktan
bıkkınlık geldi. ama hangi birine yetişebilir ki insan ?
oğlum da benim gibi bu konuda manyak oldu :)
biri yere birşey attı mı " anne, bak yere çöp attı" diye
bağıra bağıra söyleniyor, bazen de işe de yarıyor:)
bu sebeplerden dolayı güzelim memleketi
3. dünya ülkesi konumundan ileriye götüremiyoruz.
yazık....
9 Nisan 2009
kaçırır mıyız :)
pazar günü güneşli havaya rağmen buz gibi esen rüzgara inat
kahvaltımızı orda yaptık. anne/anneanne/teyze ve cüce dörtlüsü
olarak. ama ciddi ciddi üşüdük :)

sonra güzelce ısındık :)

izledik, hayran kaldık, eğlendik, dinlendik....

eee ediz hun'ların, emel sayın'ların, kartal tibet'lerin bunca
film çevirdiği mekanda güzel bir türk filmi pozu vermeden
olmaz, değil mi :)

1 Nisan 2009
ne yapmalı ?

bahsetmişimdir, çocukluğumu ve gençliğimin bir kısmını Almanya ‘da geçirdim. lise 2 den itibaren babamın ani rahatsızlığı nedeniyle Türkiye’ye kesin dönüş yapmak zorunda kaldık. üzücü bir sebep ve de plansız bir dönüş olunca bu ülkeye alışmakta çok zorlandım. (halen de çok sevdiğimi söyleyemem.) annem ve babam vardiyalı çalıştıkları için çoğu zaman birbirlerine ve bizlere denk bile gelmiyorlardı. bizler ise genelde her şeyi kendi başımıza yapabiliyorduk. Şartlar ve de yetiştirilme bunu gerektiriyordu. hatta küçük yaşıma rağmen benden 8 yaş küçük kız kardeşime bile bakabiliyordum. sabahın 7 sinde ve gece karanlığında yola düşer, en az 1 kmlik yolu (üstelik bu yolun bir tarafı ormanlıktı) yürüyerek gider, otobüse biner ( orda servis denilen kavram pek yoktur), otobüsden indikten sonra da yine 1 km kadar okula kadar yürürdük. eve döndüğümüzde bizi karşılayan anne ve babamız olmazdı. öğle yemeğimizi kendimiz hazırlar, ödevlerimiz için kimseye ihtiyaç duymazdık. bizler “Schlüsselkinder” dik. yani “ anahtar çocukları” . ama bundan kesinlikle şikayetçi değildik. çünkü biz bağımsızdık, bizler kendi problemlerimizi kendimiz çözerdik. elbette bizi aştığı zaman anne- babamız her zaman yanımızdaydı. ama çoğu zaman gerek duymazdık.
Bu şekilde yetişmiş biri olarak yurdumun bazı annelerini anlamakta zorluk çekiyorum.
karşı komşum mesela. oğlu 12 yaşında ve hala 300 mt ilerdeki okula kendisi götürüyor ve getiriyor. hatta geçen gün onu ilk defa evde yalnız bıraktığı için ona dikkat etmem için bana tembih etti! aynı şekilde can’ı yuvaya götürürken de her yaş grubundan öğrenciye ve beraberinde de velilere rastlıyorum. elbette istanbul’un şartları ağır. Kaldırım yok. Olduğu yerde de araba park edilmiş. etrafta tuhaf bir sürü insan var, trafik ise asla yayaya öncelik vermiyor, bu küçüçük bir çocuk da olsa . çocukların çantaları ağır., gibi gibi. yine de garibime gidiyor.
ta ki geçen gün bir olaya tanık olana kadar. sabah feci bir yağmurun altında 8 yaşlarında bir çocuk, omzundan düşmüş koca bir çanta, önünde beslenme çantası, elinde su şişesi, yüzü gözü atkılarla kapatılmış, yolda yürüyor. o anda arkasından şak diye bir araba çıktı. ancak onun bu şartlar altında arabayı fark etmesine imkan yoktu. Karşıdan gelen liseli bir abla onu o anda yana çekmeseydi, kesinlikle arabanın altında kalırdı. yüreğim hop etti ve o anda onu bu halde tek başına sokağa bırakan anneye çok kızdım. sonra kendi düşüncelerime inanamadım! bu konuda sürekli etrafını eleştiren ben tam ters tarafa geçmiştim. 1 sene sonra bizim de okul maceramız başlayacak. eminim bir süre ben de onu okula getirip götüreceğim. gönlüm hala onun bunu tek başına yapabilmesinde. özellikle yakın bir ilkokul istiyorum ki, servise de binmek zorunda kalmasın. Ama uygulayabilecek miyim? yoksa koruyucu halim mi ağır basacak? Kafam karışık….
10 Mart 2009
inanılmaz :)

1 Mart 2009
ağaç yaşken eğilir...

burası floryadaki büyükşehir belediyesi tesisleri.. bahsetmişimdir, her güzel havada biz burdayız.. mis gibi yemyeşil, deniz kenarında, birçok oyun parkı var ve en önemlisi mini bir trafik eğitim sahası var. can bisikletiyle, biz de yaya olarak mutlaka bu sahayı kullanıyoruz..
şimdiden bir çok trafik işaretini öğrendi. yayalara yol vermeyi biliyor. ışıklara mutlaka dikkat ediyor. diğer çocuklarla arasına mesafe koyuyor...
içinde bulunduğumuz ve kırmızıda geçen bir taksideki şoförü bile fırçaladı:)
güzel yurdumun bana göre en büyük problemlerinden biri bu trafik meselesi.. kurallara uyan yok, hatta birçoğu bilmiyor bile.. geçen sene bir hanım kızımız kırmızıda yanıma yanaşıp " frene basarken mutlaka arkaya bakmam gerektiğini" bana öğretmeye çalışırken deli olmuştum. hatun aslında hiçbir fren mesafesi koymadan arkamdan gelmemesi gerektiğini bilmiyordu.
bundan dolayı can 'ın şimdiden trafik kurallarını uygulayarak, yaşayarak öğrenmesini istiyorum.
tavsiye ediyorum..
ps: resimler aslında epeydir arşivde. yeni düzenleyebildim.
26 Şubat 2009
yerli turist...

geçen hafta cuma günü can'ı yuvaya bıraktıktan sonra ani bir kararla kendimi yollara vurdum :) sabahın o temiz ve güneşli havasında aklıma sadece sultanahmet- eminönü güzergahından başka bir yer gelmedi. epeydir de gitmemiştim, hele ki sabahın o saatinde..:)
istanbul üniversitesinde okuduğum dönemde oralar benim memleketimdi. her karesini biliyordum. en sevdiğim yer ise topkapı sarayının en köşesindeki konyalı nın üstündeki banklardı. o banklarda saatlerce oturur, muhteşem bir boğaz manzarası eşliğinde ders çalışır, kitap okurdum. ya da kapalıçarşından geçer, nuruosmaniyeden eminönüne inerdim.
beyazıt durağında indim. ordan sultanahmete yürüdüm. çok erken olduğu için yabancı turist harici pek kalabalık da yoktu. adamlar sabahın 9unda ellerinde rehberleri, fotograf makinaları başlamışlardı dolaşmaya. biz olsak- buna ben de dahil- tatilimizde o saatte daha yatağımızdan çıkıyor olurduk:) esnaf bile dükkanını daha yeni açıyordu.
ordan da mahmutpaşaya ve mısır çarşına indim. mısır çarşısını o rengarenk görüntüsünden hep çok etkilenmişimdir. ama herşey açıkta olduğu için de hiç birşey alamadan sadece gezmişimdir:)
oraya kadar gelip de sirkeciye kadar gidip vapur iskelelerindeki koşuşturan kalabalığı seyretmeden de olmazdı :)
şu istanbul böyle havalarda güzel yahu.. bir de değerini bilsek :)
12 Şubat 2009
ortaköy....
3 Şubat 2009
planetaryum...

geçen gün gelen maillerin birinde galleria avm de bir uzay gösterisi olduğunu ve gösterinin de bir çadır içinde olacağını okudum. bu tarz bir planetaryum 'a almanyada yaşadığım dönemde gitmiş ve inanılmaz etkilenmiştim. bu tarz bir gösteri olacağını düşünerek çok heyecanlandım. can da bugünlerde böyle ay/gezegen/yıldız temalarına çok ilgi gösterince gidelim dedim.
öncelikle bilet satışı ile başladık minik huzursuzluklara . direkt bilet satışı yokmuş. mutlaka 25 tl lık alışveriş gerekiyormuş. olsun dedik, hemen yanındaki kitapevinden kitap alıp rakamı tamamladık. çadır düşündüğümden çook küçük olduğu gibi alışveriş merkezinin ortasındaydı. dolayısıyla dışardaki tüm gürültüleri, konuşmalar, anonslar sayesinde içerdeki gösterinin çoğunu anlamadık. bence bu tarz gösterinin birinci şartı sessizlik ve konstantrasyon olmalıydı. gösterinin kendisi de işte yukardaki tiplemelerin bir animasyon filmi şeklindeydi. tipler aslında ilgi çekici ve çok renkliydi. ancak kötü adam tiplemesi gerçekten de kötüydü.. beni bile rahatsız etti :( tüm bunlar birleşince çok zevk alamadık ama farklı bir tecrübe edindik. sonrasında güzel bir yemek yiyip buz pateni yapan minikleri izleyip mutlu olduk.
meğer bu sene de dünya astronomi yılıymış.. keşke bu planetaryum da buna uygun daha gösterişli olabilseydi...
29 Ocak 2009
yurdumun park manzarası...
3-4 sene önce arka sokoğamıza güzel bir park yapıldı. ancak bakımı yapılmadığı için 6-7 ay içinde pis bir parka dönüştü. banklar kayboldu ( bu da sanırım yurduma özgü bir durum), oyun aletleri kırıldı veya yamuldu. çimenler kurudu... maalesef bakırköydeki tüm parkların kaderidir bu ... sanırım istanbulda bakırköy kadar zengin bir belediye yoktur ama hizmet sıfırdır. ne parka bakar, ne yolları düzeltir. ne yeni bir kültür merkezi falan yapar. bu vergiler nereye gider anlamam. allahtan seçimler yaklaştı da biraz kıprdadı. o da büyükşehir belediyesi ile kapışmak adına. çünkü büyükşehir büyük parklara el attı ve süper bakımlı mis gibi yerler yaptı. haklı olarak da yaptığına dair koca koca tabelalar astı. bu sayede bizim park da yeniden düzenlenecek sanırım. sanırım diyorum, görüldüğü üzere ortada olmayan aletler için sadece tabela asılmış :)) hatta ben ilk gördüğümde o kaucuk taban da daha yapılmamıştı. belki 5-6 ay sonra da fitness aletleri gelir, ki bunlar da ayrı bir konu. bana göre o aletler benim yurdumun insanına çok fazla. gercekten yazık oluyor ve bizim vergilerimizi sürekli kırılan dökülen, çocuk oyuncağı hale gelen bu aletlere yatırıyorlar. hatta bunları insanların asla yürüyerek bile ulaşamayacakları noktalara koyuyorlar !
işte bu bizim hizmet tabelamız...
26 Ocak 2009
pierre loti..
ancak tuhaftır ki bazı burnumun dibi güzel yerleri bir türlü fırsat bulup gezememişimdir. bunlardan biri pierre lotiydi. düne kadar :) aslında cumartesi gibi güzel bir hava olacağını düşünerek kendimizi ufak çaplı bir pikniğe hazırlamıştık. emirgan taraflarına ya da belgrada ormanlarına doğru.. ama sabahki yağmur tüm planları altüst etti:( ne yapalım diye düşünürken aklımıza pierre loti geldi. gerçekten de nefis bir manzarası varmış ve bu kötü havaya rağmen de kalabalıktı. yazın orayı düşünemiyorum. ama böyle ara havalar için ideal bir yer.. haliç manzarası karşısında çay içmek için :)
bunlar da can bey manzaraları :)
20 Kasım 2008
rahmi koç müzesi..

bahçede ise eski tarz dükkanların sergilendiği bir sokak bile var. eczacı, ayakkabı tamircisi, oyuncakçı gibi.. özellikle de oyuncakçıda eski tarz teneke veya ahşap oyuncakları görünce cidden duygulandım. can bey de tabii ki sonuncuda fena takıldı.
19 Kasım 2008
mundial sirki...

hiç gezmiyoruz diye nankörlük yapan can bey bu sefer de sirke gitti. aslında 2 sene önce de küçükçiftlikdeki sirke gitmiştik. ancak pek ilgi göstermemiş, hatta çok sıkılmış ve yarıda çıkmak durumunda kalmıştık. sirki seyretmek yerine lunaparkdaki aletlere binmişti:)
ancak bu defa artık 4 yaş olgunluğunda !! olduğunu varsayarak yeniden deneme yapalım dedik. özellikle de milka şenliğinin olduğu güne denk getirdik ama maalesef şenlikten pek birşey görmedik. ya da denk gelmedik., birkaç şişme oyuncak ve inek kostumünde dolaşan birkaç kişi haricinde bir hareket yoktu. hatta bir sürü para tuzağı tuhaf oyuncaklar vardı ki, başımın belası oldular.
40-45 dakikalık beklemeden sonra çadıra girdik. yerimiz çok güzeldi, hatta arkamızdaki sıralar boş olunca, sıkışmadan rahat rahat oturduk. oturdum demem lazım. çünkü can bey bir dakika bile oturmadı. sürekli zaten çok eğreti duran merdivenlerden inip mısır ve oyuncak satan adamın peşinden gitmeye çalıştı. mısır aldık, bu defa da şu ışık saçan tuhaf oyuncaklardan tutturdu. o zaman da benim damarım tuttu ve hayır dedim. o ağladı, bağırdı, ben kızdım, sinirlendim. neymiş bir sirk seyretmeye gitmişiz. aralarda az da olsa palyaçoları seyretti. oturduğu zamanlarda ise milkadan aldığı inek böğürtüsü gibi ses çıkaran aleti üfürüp durdu ve sürekli gürültü yaptı. en sonunda bende sabırtaşı kırıldı ve beyimizi ağıt figan arasında sürükleyerek çıkardım.
düşünüyorum, birçok anne baba gibi istediğini yapmasına izin mi versem daha mı iyi olacak ? çok mu sert davranıyorum ? kötü bir anne miyim ? yoksa ona çok mu fazla şey verdik ? bundan dolayı mı hiçbirşeye ilgi göstermiyor, değer vermiyor? onu çook mu şımartıyoruz ? fazla mı sevgi veriyoruz?
bu hafta beşiktaş cumartesi pazarını da ucuz iğrenç bir çin malı araba için ayağa kaldırıp ağlamaktan ve bağırmaktan helak olunca ( e ben de tabii ) bu sorular sürekli beynime üşüşüyor..cevabını bir türlü bulamadığım sorular :(



