istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2009

dün kanım dondu...

akşam üstü balkondan aşağıya bakıyorum.. karşı köşedeki
apartmanın altındaki bahçede 4 çocuk oynuyor. Can yaşlarındalar,
biri de kız.. buraya kadar herşey normal..
birden içlerindeki en kısa olanı toprağa ittiler. o kalkmaya
kalkıştıkça diğerleri üstüne abandıkları gibi, tekmelemeye,
vurmaya, tokat atmaya, hatta üstünde zıplamaya başladılar !!
çocuk ağladıkça ve kalkmaya çalıştıkça tokatlar, yumruklar
artmaya başladı. üstelik üçü aynı anda vuruyordu.
balkondan büyük kim var diye bakınmaya çalıştım.
kimseyi göremedim. en sonuda avazım çıktığı kadar bağırdım.
önceleri duymadılar, artık tam inip olaya müdahele edeyim
derken bir tanesi etrafına bakındı. ben de tekrar seslendim.
hemen dağıldılar..
şimdi diyebilirsiniz. " bunlar çocuk, elbette oynayacaklar,
kuduracaklar." ama bu böyle birşey değildi. resmen
çocuğa işkence ettiler. o vururkenki hırslarını tarif edemem.
hani şu sıralar internette moda ya.. liseli serseriler zavallı
birini aralarına alıp dövüyorlar ve bunu da videoya çekip,
nette yayınlıyorlar. işte aynen böyleydi. bunlar
daha 4-5 yaşlarında çocuk.. bu yaşta bunu yapan çocukların
gelecekte neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum..
bu sertliği maalesef çok görüyorum.
bu şekilde devam ederse daha nice
münevver olayları yaşarız biz..

geçen gazetede de okudum . şok oldum. 3 yaşındaki bir çocuk
vandalizm suçu nedeniyle araştılıyormuş. en büyüğü 5 yaşında
10 kişilik bir çeteye sahipmiş !!


nedir bu sertliğin suçu? biz anne babalar mı? tv mi ? çevre mi?
ya da acaba gerçekten doğuştan mı ?

9 Eylül 2009

yine mi...

96 senesindeki selden 2 dakika arayla kurtulan biri
olarak bugün olanları dehşetle izledim. o gün tam
havalimanı kavşağındaki köprüden aşağı indiğim an
suyun gelişini gördüm. altımdaki yol, yol olmaktan çıkmış
kahverengi bir amazon nehrine dönmüştü resmen.

bugünkü olayda ise eşim kılpayı kurtuldu her sabah
gittiği bu yoldan. aylardır ilk defa bir seyahate çıktığı için..

allah korudu bizi.. sanki..

görüntüler gerçekten de çok feci, gözlerim yaş
içinde izledim. o taraftaki bir çok tekstil firmasını
biliyorum. özellikle de 7 bayanın öldüğü firmayı
çok iyi tanıyorum. çalıştığım dönemde sık sık
ziyaret ettiğim bir firmaydı. o bahçede kapının önünde
insanların göz göre ölmesi ve hiç kimsenin çıkıp
da o kapıyı açmaya çalışmaması korkunç bir durum.

ya o yağma görüntüleri :((((

peki suçlu kim ?

çok basit... istanbullu.. imiş.. sevgili belediye başkanımıza göre...

yaptıkları en güzel şey, başkalarını suçlamak..

nasıl olsa biz milletçe çabuk unutuyoruz...

allah geriye kalanlara yardımcı olsun...

çünkü şu an yine yağmur yağıyor:((((

4 Eylül 2009

nasıl yani ??

dün haberlerde bilge köyünden 5 çocuk artık darüşşafaka'da

okuyacak diye bir habere denk geldim..

çocukların traşları yapılmış, okul formaları giydirilmiş,

resmen gösteriye çıkarılmış gibi basın toplantısı yapılıyordu.

tamam, yaptıkları çok güzel, ama bu kadar da gözüne gözüne

haber de yapılmaz ki... o çocukların bu denli gözünde olması

doğru değil bence.. bizim densiz milletimiz her fırsatta onlara

bu olayları hatırlatacaklardır, garip garip sorular soracaklardır. üstelik

bu kadar çok özel lise varken, sadece 5 tanesine mi sahip çıkabildiler ?

peki diğerleri ?



ama en çok da şu cümle beni çoook sinirlendirdi. yetkili kişi dedi ki :

" bu 5 çocuğumuz artık bizim çocuklarımız. onları her şekilde

sahip çıkacağız. ancak ebeveynleri ikna etmek biraz zor oldu.

hatta çocuklar haftasonlarını bu ebeveynlerin yanında geçirdiler.

şu an tüm problemler çöözülmüş oldu."



NASIL YANİ !!! şimdi kendini bilmez bir insan müsveddesi

ebeveyn nasıl kendi çoğunun hakkı olarak gördüğü eğitim hakkını,

başka bir çocuktan esirgemek ister ?? üstelik bu çocuklar

küçüçük yaşlarında bu denli acı yaşadıkları halde, onlara nasıl

köstek olursun ???



böyle zamanlarda insanlığımdan utanıyorum.

allahım bizi, çocuklarımızı doğru ve iyi niyetli insanlarla karşılaştır.

3 Eylül 2009

gecikmiş postlar serisinin 2.cisi...



işte herşey böyle sütliman başladı. başlarında vapura binmem diye tutturdu.

ben de rüşvet olarak ona epeydir istediği düdüklü dondurmadan aldım. bu

yaptığım en büyük hataydı ! çünkü gezi süresince, yani yaklaşık 1,5 saat

boyunca onu öttürdü. ne yaptıysak, ne dediysek, ne aldıysak engelleyemedik.

müthiş bir şımarıklık üstündeydi. kenara kesinlikle oturmadığı gibi genelde

bizleri de oturtmadı. bizi ve katta herkesi aciz taciz etti. boğazın mis gibi

havasından zevk alamadan geri döndük.

arada bu boğuşmalardan fırsat bulduğumda çok güzel mekanlar gördüm.

zaten şu istanbulu yaşanabilir kılan tek tük şeylerden biri de bu boğaz.

mesela şu evlerden birinde oturmayı çoook isterdim.......

ya da şu gemiye binip bir dünya turuna çıkmayı hep hayal ederim.


ama şu arkadaki iğrenç plazanın da olduğu çoook çirkin görüntüler de vardı:(


ha bir de boğazda o gün yelken yarışması var. rengarank kelebekler gibiydiler:)

anlayacağınız o gün cüceyi boğazı gezdirmeye götürmüşüm.

ama ben gezdim. gördüm. eğlendim:)

ıhlamur kasrı...




işte yine istanbulun sayılı cennet köşelerinden biri.

ıhlamur kasrı.. üstelik annemin yanıbaşında ama

sanırım bunca senedir 3. cü ziyaret edişi. ben bu

tarafta oturuyor olsaydım, valla her fırsatta orda olurdum.

çünkü yemyeşil, sessiz, tertemiz, fazla büyük olmayan

korumalı alan, yani yerinde duramayan, çimenlerin üstünde

koşturmaya bayılan bir cüce için ideal. çünkü nereye

koşarsa koşsun peşinde koşmanıza gerek olmadan

hep gözünüz önünde, kaybolmasına imkan yok.

içinde çok hoş bir de lokantası var.


bir de üstüne pazar günü gittiğimiz için

daha hoş süprizlerle karşılaştık. sağımız, solumuz

gelin doluydu !! orda bulunduğumuz süre içinde

yanlış saymadıysam 14 gelin fotograf çekimi için

orda bulunuyordu. saatlerce parkın nerdeyse

her köşesinde çekim yaptılar:)

ben bu kadar sabırlı olamazdım valla:)

ama yine de o beyazlar içinde güzelleri

seyretmek zevkliydi:)


15 Ağustos 2009

sakın dökmeyin !!

bu konuyu geçen gün sevgili tibetin annesi nde okuyunca bir süre önce
NTV de seyrettiğim bir belgesel geldi aklıma. bizim evde nerdeyse hiç
kızartma yapılmadığından aslında üstüme alınmamıştım. ancak firma
sahibinin anlattıkları çok anlamlıydı :



" biz türkler maalesef bu konuda çok tembeliz. atık yağı bir kavanoza


dökmek yerine lavaboya dökmek kolaylarına geliyor. ya da içine bazı


kimyasallar döküp yeniden kullanıyor. maalesef yeterince toplayama-


dığımızdan dolayı kapasitenin 10da biri ile çalışıyoruz. hatta yağı


almaya gittiğimiz bazı lokanta sahipleri tarafından kovalandığımız


bile oluyor."



ayaklarına ladar gelip alt tarafı atık olan bir ürünü almak istiyorlar
ve insanların gördüğü muameleye bak :( maalesef geri dönüşüm
konusunda çok gerideyiz ve güzelim memleketimizi çok kirletiyoruz.

bu konuda oğlumu şimdiden işlemeye çalışıyorum. bunun için
şu kitabı aldım. isimleri can ile değiştirince gerçekten de çok
ilgisini çekti ve hoşuna gitti.)







hatta ilk meyvesini de verdi :)

can : aa anladım. hani biz tuvalet kağıdının içindeki kartonları

boyuyoruz ya .onu yeniden kullanıyoruz di mi anne ?

anne : :)

3 Temmuz 2009

kilyos...



eveeett.. ayağımızı denize de soktuk :))




bu sene maddi sebeplerden dolayı tatil planlarımız maalesef rafa kalktı.

bundan dolayı yakın yerlerin denizini tercih etmek durumunda kalacağız.

kocamın marmara denizine karşı alerjisinden dolayı geriye tek

alternatif kalıyor. karadeniz ve kilyos.


bu arayışları yaparken birden aklıma bir kenara attığım

bir dergi geldi. mayıs ayında aldığım bu dergide kilyosdaki bir "beach"e

bedava sezon giriş kartı veriliyordu. atladık gittik ve gerçekten de bir

sezonluk ücretsiz giriş hakkı kazandık:) aslında ilk açıldığı dönemlerde

çok sık gittiğim komuşu beachten, önümdeki kadının çantasını

darman durman edip buldukları yarım paket bisküviyi aldıktan sonra,

çok soğumuştum. neymiş yiyecek içeçek getirmek yasakmış ! bir daha

da gitmemiştim. ancak şu an bir çocuk olunca, üstelik de kum ve deniz

hastası ise mecburen bu alternativi de göze almalıydık.

havanın biraz kapalı ve de saatin geç olması sebebiyle çok fazla

kalabalıkla karşılaşmadık. deniz de kum da tertemizdi.

özellikle de kum tam can'ın oynamaktan zevk aldığı gibiydi.



dönüşümüzde güzel yeşillikler içinde bir yerde yemek yedik.

benim deli oğlan hemen kendine arkadaş buldu:)






ancak en büyük problem dönüşümüz oldu. 45 dakikada gittiğimiz yerden tam 2.5 saatte geri döndük. özellikle bahçeköy cehennem gibiydi.bu demek ki bir daha gidişimizde daha erken yola koyulacağız:)

2 Temmuz 2009

yeşilköy röne park...




keloğlanımla beraber şu sıralar etrafımızdaki parkları denetliyoruz:) aslında
hedeflerim arasında adalar, moda, kadıköy falan vardı. ancak havalar
bu kadar sıcak olunca yolda fazla zaman geçirmeyeceğimiz mekanları
tercih etmek zorunda kaldım. ilk olarak pılımızı pırtımızı toplayıp
röneparka gittik. burası haftaiçi özellikle çocuklar ve kafa dinlemek
isteyenler için ideal. bol yeşillik içinde, koca koca ağaçlar altında ve mis gibi
bir deniz manzarası eşliğinde bir sürü çay bahçesi var. ayrıca minik bir de
hayvanat bahçesinde tavuskuşları, ördekler, tavşanlar da mevcut.

tatildeyiz diye derslerimizi de aksatmıyoruz. işte bizim favori tatil ders
kitaplarımız :



hem eğleniyor, hem öğreniyor..


bu güzel günun sonu da güzel oldu. sahile inip yeşilköy merkeze doğru
yürüyüp ünlü roma dondurmacısının köşesinden çıktık. yeşilköyden
dondurma yemeden de dönülmez ki:)

dip not : sahilde yürürken yine hiç hoş olmayan görüntüler gördüm.
elbette doğrucu davut olarak bunu da yazmalıyım. özellikle de
milyon dolarlar vererek ev alan insanlar nasıl da bu manzaraya
tahammül ediyorlar bilmiyorum. ama güzelim yeşilliğin içinde,
üstelik de kocaman bir yasak tabelasının altında mangal yapılıyordu.
elbette yine kocaman yasak tabelasının önünden denize giriliyordu.
neymiş : yasak olan herşey yapılmalı !! imiş.....

23 Haziran 2009

başlık bulamadım...


spor aletlerinde en güzel ne yapılır ?

tabii ki çekirdek yenir!!!!!!!

üstelik tüm çöpünü yüzsüzce yere atarak !!!

bu manzara sokağımızdaki parktan . aslında kadının

yüzünü kapamamalıyım. " WANTED" başlığıyla her

yerde ifşa etmeliyim !

şu memlekette en sinir olduğum olay bu, heryere

çöp atılması... her fırsatta insanları uyarmaktan

bıkkınlık geldi. ama hangi birine yetişebilir ki insan ?

oğlum da benim gibi bu konuda manyak oldu :)

biri yere birşey attı mı " anne, bak yere çöp attı" diye

bağıra bağıra söyleniyor, bazen de işe de yarıyor:)

bu sebeplerden dolayı güzelim memleketi

3. dünya ülkesi konumundan ileriye götüremiyoruz.

yazık....

9 Nisan 2009

kaçırır mıyız :)

elbette emirgandaki rengarenk güzellikleri görmemiz gerekiyordu:)

pazar günü güneşli havaya rağmen buz gibi esen rüzgara inat
kahvaltımızı orda yaptık. anne/anneanne/teyze ve cüce dörtlüsü
olarak. ama ciddi ciddi üşüdük :)


















sonra güzelce ısındık :)


















izledik, hayran kaldık, eğlendik, dinlendik....





















eee ediz hun'ların, emel sayın'ların, kartal tibet'lerin bunca
film çevirdiği mekanda güzel bir türk filmi pozu vermeden
olmaz, değil mi :)














1 Nisan 2009

ne yapmalı ?



bahsetmişimdir, çocukluğumu ve gençliğimin bir kısmını Almanya ‘da geçirdim. lise 2 den itibaren babamın ani rahatsızlığı nedeniyle Türkiye’ye kesin dönüş yapmak zorunda kaldık. üzücü bir sebep ve de plansız bir dönüş olunca bu ülkeye alışmakta çok zorlandım. (halen de çok sevdiğimi söyleyemem.) annem ve babam vardiyalı çalıştıkları için çoğu zaman birbirlerine ve bizlere denk bile gelmiyorlardı. bizler ise genelde her şeyi kendi başımıza yapabiliyorduk. Şartlar ve de yetiştirilme bunu gerektiriyordu. hatta küçük yaşıma rağmen benden 8 yaş küçük kız kardeşime bile bakabiliyordum. sabahın 7 sinde ve gece karanlığında yola düşer, en az 1 kmlik yolu (üstelik bu yolun bir tarafı ormanlıktı) yürüyerek gider, otobüse biner ( orda servis denilen kavram pek yoktur), otobüsden indikten sonra da yine 1 km kadar okula kadar yürürdük. eve döndüğümüzde bizi karşılayan anne ve babamız olmazdı. öğle yemeğimizi kendimiz hazırlar, ödevlerimiz için kimseye ihtiyaç duymazdık. bizler “Schlüsselkinder” dik. yani “ anahtar çocukları” . ama bundan kesinlikle şikayetçi değildik. çünkü biz bağımsızdık, bizler kendi problemlerimizi kendimiz çözerdik. elbette bizi aştığı zaman anne- babamız her zaman yanımızdaydı. ama çoğu zaman gerek duymazdık.

Bu şekilde yetişmiş biri olarak yurdumun bazı annelerini anlamakta zorluk çekiyorum.
karşı komşum mesela. oğlu 12 yaşında ve hala 300 mt ilerdeki okula kendisi götürüyor ve getiriyor. hatta geçen gün onu ilk defa evde yalnız bıraktığı için ona dikkat etmem için bana tembih etti! aynı şekilde can’ı yuvaya götürürken de her yaş grubundan öğrenciye ve beraberinde de velilere rastlıyorum. elbette istanbul’un şartları ağır. Kaldırım yok. Olduğu yerde de araba park edilmiş. etrafta tuhaf bir sürü insan var, trafik ise asla yayaya öncelik vermiyor, bu küçüçük bir çocuk da olsa . çocukların çantaları ağır., gibi gibi. yine de garibime gidiyor.

ta ki geçen gün bir olaya tanık olana kadar. sabah feci bir yağmurun altında 8 yaşlarında bir çocuk, omzundan düşmüş koca bir çanta, önünde beslenme çantası, elinde su şişesi, yüzü gözü atkılarla kapatılmış, yolda yürüyor. o anda arkasından şak diye bir araba çıktı. ancak onun bu şartlar altında arabayı fark etmesine imkan yoktu. Karşıdan gelen liseli bir abla onu o anda yana çekmeseydi, kesinlikle arabanın altında kalırdı. yüreğim hop etti ve o anda onu bu halde tek başına sokağa bırakan anneye çok kızdım. sonra kendi düşüncelerime inanamadım! bu konuda sürekli etrafını eleştiren ben tam ters tarafa geçmiştim. 1 sene sonra bizim de okul maceramız başlayacak. eminim bir süre ben de onu okula getirip götüreceğim. gönlüm hala onun bunu tek başına yapabilmesinde. özellikle yakın bir ilkokul istiyorum ki, servise de binmek zorunda kalmasın. Ama uygulayabilecek miyim? yoksa koruyucu halim mi ağır basacak? Kafam karışık….

10 Mart 2009

inanılmaz :)


pazar günümüzü aynen böyle bir ormanda geçirdik. henüz bu denli yeşil olmasa da güzeldi belgrad ormanı. belli belirsiz çiseleyen yağmurun altına güzel bir yürüyüş yapalım dedik.
ama yürüyüş parkurunun tam 5 km olacağını nereden bilebilirdik ! :)
suda zıplamaya, çamurda oynayamaya bayılan can için bu ideal bir gezi oldu. ayağında yağmur çizmeleri, elinde sopasıyla koştu, zıpladı, düştü, kirlendi:) ama 2 km sonrasında artık şikayetler başladı. biz bu kadar dayanmasına bile şaşmışken, o 1 km daha devam etti. ( maşşşalllahhhhh :) ) en sonunda kucağımızda devam etti yola. elinde bisküviler babasının tepesinde mutlu mesut etrafı kestirdi. bir süre sonra dayanamadı, geri yürümek istedi :
can : anne biliyor musun, bazen gücümüz azalır. o zaman yoruluruz..
anne : evet ?
can : ama ben şimdi bisküvi yedim. o yüzden tekrar gücüm doldu. yürüyebilirim..
anne baba : :))
bir süre sonra oturacak bir yerler bulduk da biraz dinlendik. biz oturduk. baba arabayı almaya gitti.
hava güzeldi, mis gibi bir orman havası aldık. iyi geldi. gelecek haftasonuna kadar yeter umarım :)
maalesef fotograf makinamız bozulduğu için resim çekemedik.

1 Mart 2009

ağaç yaşken eğilir...



burası floryadaki büyükşehir belediyesi tesisleri.. bahsetmişimdir, her güzel havada biz burdayız.. mis gibi yemyeşil, deniz kenarında, birçok oyun parkı var ve en önemlisi mini bir trafik eğitim sahası var. can bisikletiyle, biz de yaya olarak mutlaka bu sahayı kullanıyoruz..
şimdiden bir çok trafik işaretini öğrendi. yayalara yol vermeyi biliyor. ışıklara mutlaka dikkat ediyor. diğer çocuklarla arasına mesafe koyuyor...

içinde bulunduğumuz ve kırmızıda geçen bir taksideki şoförü bile fırçaladı:)

güzel yurdumun bana göre en büyük problemlerinden biri bu trafik meselesi.. kurallara uyan yok, hatta birçoğu bilmiyor bile.. geçen sene bir hanım kızımız kırmızıda yanıma yanaşıp " frene basarken mutlaka arkaya bakmam gerektiğini" bana öğretmeye çalışırken deli olmuştum. hatun aslında hiçbir fren mesafesi koymadan arkamdan gelmemesi gerektiğini bilmiyordu.

bundan dolayı can 'ın şimdiden trafik kurallarını uygulayarak, yaşayarak öğrenmesini istiyorum.

tavsiye ediyorum..

ps: resimler aslında epeydir arşivde. yeni düzenleyebildim.

26 Şubat 2009

yerli turist...


geçen hafta cuma günü can'ı yuvaya bıraktıktan sonra ani bir kararla kendimi yollara vurdum :) sabahın o temiz ve güneşli havasında aklıma sadece sultanahmet- eminönü güzergahından başka bir yer gelmedi. epeydir de gitmemiştim, hele ki sabahın o saatinde..:)

istanbul üniversitesinde okuduğum dönemde oralar benim memleketimdi. her karesini biliyordum. en sevdiğim yer ise topkapı sarayının en köşesindeki konyalı nın üstündeki banklardı. o banklarda saatlerce oturur, muhteşem bir boğaz manzarası eşliğinde ders çalışır, kitap okurdum. ya da kapalıçarşından geçer, nuruosmaniyeden eminönüne inerdim.

beyazıt durağında indim. ordan sultanahmete yürüdüm. çok erken olduğu için yabancı turist harici pek kalabalık da yoktu. adamlar sabahın 9unda ellerinde rehberleri, fotograf makinaları başlamışlardı dolaşmaya. biz olsak- buna ben de dahil- tatilimizde o saatte daha yatağımızdan çıkıyor olurduk:) esnaf bile dükkanını daha yeni açıyordu.

ordan da mahmutpaşaya ve mısır çarşına indim. mısır çarşısını o rengarenk görüntüsünden hep çok etkilenmişimdir. ama herşey açıkta olduğu için de hiç birşey alamadan sadece gezmişimdir:)

oraya kadar gelip de sirkeciye kadar gidip vapur iskelelerindeki koşuşturan kalabalığı seyretmeden de olmazdı :)

şu istanbul böyle havalarda güzel yahu.. bir de değerini bilsek :)

12 Şubat 2009

ortaköy....

maalesef günler çok hızlı geçiyor.. bazı günlerin detaylarını ve resimleri yüklemeyi unutuyorum. ama geçen hafta gittiğimiz, havanın limoni olduğu bir gündeki ortaköy resimlerini mutlaka yayınlamalıyım dedim. neden mi ? hadi siz bulun :)




















3 Şubat 2009

planetaryum...



geçen gün gelen maillerin birinde galleria avm de bir uzay gösterisi olduğunu ve gösterinin de bir çadır içinde olacağını okudum. bu tarz bir planetaryum 'a almanyada yaşadığım dönemde gitmiş ve inanılmaz etkilenmiştim. bu tarz bir gösteri olacağını düşünerek çok heyecanlandım. can da bugünlerde böyle ay/gezegen/yıldız temalarına çok ilgi gösterince gidelim dedim.

öncelikle bilet satışı ile başladık minik huzursuzluklara . direkt bilet satışı yokmuş. mutlaka 25 tl lık alışveriş gerekiyormuş. olsun dedik, hemen yanındaki kitapevinden kitap alıp rakamı tamamladık. çadır düşündüğümden çook küçük olduğu gibi alışveriş merkezinin ortasındaydı. dolayısıyla dışardaki tüm gürültüleri, konuşmalar, anonslar sayesinde içerdeki gösterinin çoğunu anlamadık. bence bu tarz gösterinin birinci şartı sessizlik ve konstantrasyon olmalıydı. gösterinin kendisi de işte yukardaki tiplemelerin bir animasyon filmi şeklindeydi. tipler aslında ilgi çekici ve çok renkliydi. ancak kötü adam tiplemesi gerçekten de kötüydü.. beni bile rahatsız etti :( tüm bunlar birleşince çok zevk alamadık ama farklı bir tecrübe edindik. sonrasında güzel bir yemek yiyip buz pateni yapan minikleri izleyip mutlu olduk.

meğer bu sene de dünya astronomi yılıymış.. keşke bu planetaryum da buna uygun daha gösterişli olabilseydi...

29 Ocak 2009

yurdumun park manzarası...

hizmeti yapmadan hizmet tabelasıı koyan sadece benim yurdumun insanıdır:)

3-4 sene önce arka sokoğamıza güzel bir park yapıldı. ancak bakımı yapılmadığı için 6-7 ay içinde pis bir parka dönüştü. banklar kayboldu ( bu da sanırım yurduma özgü bir durum), oyun aletleri kırıldı veya yamuldu. çimenler kurudu... maalesef bakırköydeki tüm parkların kaderidir bu ... sanırım istanbulda bakırköy kadar zengin bir belediye yoktur ama hizmet sıfırdır. ne parka bakar, ne yolları düzeltir. ne yeni bir kültür merkezi falan yapar. bu vergiler nereye gider anlamam. allahtan seçimler yaklaştı da biraz kıprdadı. o da büyükşehir belediyesi ile kapışmak adına. çünkü büyükşehir büyük parklara el attı ve süper bakımlı mis gibi yerler yaptı. haklı olarak da yaptığına dair koca koca tabelalar astı. bu sayede bizim park da yeniden düzenlenecek sanırım. sanırım diyorum, görüldüğü üzere ortada olmayan aletler için sadece tabela asılmış :)) hatta ben ilk gördüğümde o kaucuk taban da daha yapılmamıştı. belki 5-6 ay sonra da fitness aletleri gelir, ki bunlar da ayrı bir konu. bana göre o aletler benim yurdumun insanına çok fazla. gercekten yazık oluyor ve bizim vergilerimizi sürekli kırılan dökülen, çocuk oyuncağı hale gelen bu aletlere yatırıyorlar. hatta bunları insanların asla yürüyerek bile ulaşamayacakları noktalara koyuyorlar !

işte bu bizim hizmet tabelamız...


çok bakımlı parkımız...


ve yazının en güzel manzarası :))

26 Ocak 2009

pierre loti..

istanbula yerleştiğimden bu yana (ki 22 sene oldu) içini ve çevresini çok gezmişimdir. hatta ilk geldiğim senelerde herhangi bir otobüse biner, son durağa kadar gider ve geri dönerdim. bu sayede çok kısa sürede belki istanbulluyum diyen adamdan çok daha fazla yer öğrendim. mesela o dönemde öğrenci evimin ev sahibesinin torunu ile aramızda 1 yaş vardı. evim okula yakın olması açısından beyazıt'taydı ve daha geldiğimin 2 ayında beyazıttan aşağıya inerek eminönüne, ordan da taksime çıkmayı öğrenmişken, o hayatı boyunca taksim'e bile gitmemişti. benimle birlikte istanbulu öğrendi :)

ancak tuhaftır ki bazı burnumun dibi güzel yerleri bir türlü fırsat bulup gezememişimdir. bunlardan biri pierre lotiydi. düne kadar :) aslında cumartesi gibi güzel bir hava olacağını düşünerek kendimizi ufak çaplı bir pikniğe hazırlamıştık. emirgan taraflarına ya da belgrada ormanlarına doğru.. ama sabahki yağmur tüm planları altüst etti:( ne yapalım diye düşünürken aklımıza pierre loti geldi. gerçekten de nefis bir manzarası varmış ve bu kötü havaya rağmen de kalabalıktı. yazın orayı düşünemiyorum. ama böyle ara havalar için ideal bir yer.. haliç manzarası karşısında çay içmek için :)



bunlar da can bey manzaraları :)

20 Kasım 2008

rahmi koç müzesi..



bu müze ziyaretini aslında haftalar önce yaptık. tembelliğime kurban gidince yine yazmak bugünlere kaldı:( ancak mutlaka yazılması gereken çok eğlenceli bir geziydi..
burası can için bir cenetti ! aslında sadece onun için değil, bizler için de çok eğlenceli geçti. orjinal uçaklar, trenler, arabalar, tankerler, sandallar,gemiler, vapurlar. herbirinin içine rahatlıkla girip her detayını inceleyebiliyorsunuz.

koç ailesinin ürettiği birçok markanın tüm makinalarına ait ( beko bulaşık makinası gibi ) şeffaf halleri sergileniyor. tümünü düğmelerle kendin çalıştırıp makinanın iç işleyişin nasıl olduğunu öğreniyorsun.
ayrıca şimdiye kadar gördüğüm en geniş ve ayrıntılı minyatürleri inceleyebiliyorsun. bazıları aşağıdaki resimdeki gibi sahne olarak düzenlenmiş:) bu minnacık objelerde hiçbirşey unutulmamış. bu tarz minyatürlere çok meraklı olan ben sırf bunlar için bile saatlerce orda bulunabilirim :)

dökülmüş süt bile unutulmamış :)


bahçede ise eski tarz dükkanların sergilendiği bir sokak bile var. eczacı, ayakkabı tamircisi, oyuncakçı gibi.. özellikle de oyuncakçıda eski tarz teneke veya ahşap oyuncakları görünce cidden duygulandım. can bey de tabii ki sonuncuda fena takıldı.
can : anne içeriye girebilir miyim ?
anne : olmaz kuşum. bunlar bebek ve vitrinde sergileniyor sadece.
can : e ben de vitrinde otururum o zaman :)


günde iki defa ayrıca minik nostaljik bir tren gezisi yapabiliyorsun. aynı eskiden olduğu gibi ve orjinal güzergahta...



gezinin sonunda ise can bey yorgunluğu minik bir oyun bahçesinde atlı karıncaya binerek attı:)


sabah 11 gibi başladık gezmeye ve tam 4 saat sonra pes ettik. üstelik görmemiz gereken bir binayı daha es geçmek durumunda kaldık. çok yorulduk ama çok da eğlendik. büyük küçük herkese tavsiye ediyorum :)

19 Kasım 2008

mundial sirki...




hiç gezmiyoruz diye nankörlük yapan can bey bu sefer de sirke gitti. aslında 2 sene önce de küçükçiftlikdeki sirke gitmiştik. ancak pek ilgi göstermemiş, hatta çok sıkılmış ve yarıda çıkmak durumunda kalmıştık. sirki seyretmek yerine lunaparkdaki aletlere binmişti:)

ancak bu defa artık 4 yaş olgunluğunda !! olduğunu varsayarak yeniden deneme yapalım dedik. özellikle de milka şenliğinin olduğu güne denk getirdik ama maalesef şenlikten pek birşey görmedik. ya da denk gelmedik., birkaç şişme oyuncak ve inek kostumünde dolaşan birkaç kişi haricinde bir hareket yoktu. hatta bir sürü para tuzağı tuhaf oyuncaklar vardı ki, başımın belası oldular.

40-45 dakikalık beklemeden sonra çadıra girdik. yerimiz çok güzeldi, hatta arkamızdaki sıralar boş olunca, sıkışmadan rahat rahat oturduk. oturdum demem lazım. çünkü can bey bir dakika bile oturmadı. sürekli zaten çok eğreti duran merdivenlerden inip mısır ve oyuncak satan adamın peşinden gitmeye çalıştı. mısır aldık, bu defa da şu ışık saçan tuhaf oyuncaklardan tutturdu. o zaman da benim damarım tuttu ve hayır dedim. o ağladı, bağırdı, ben kızdım, sinirlendim. neymiş bir sirk seyretmeye gitmişiz. aralarda az da olsa palyaçoları seyretti. oturduğu zamanlarda ise milkadan aldığı inek böğürtüsü gibi ses çıkaran aleti üfürüp durdu ve sürekli gürültü yaptı. en sonunda bende sabırtaşı kırıldı ve beyimizi ağıt figan arasında sürükleyerek çıkardım.

düşünüyorum, birçok anne baba gibi istediğini yapmasına izin mi versem daha mı iyi olacak ? çok mu sert davranıyorum ? kötü bir anne miyim ? yoksa ona çok mu fazla şey verdik ? bundan dolayı mı hiçbirşeye ilgi göstermiyor, değer vermiyor? onu çook mu şımartıyoruz ? fazla mı sevgi veriyoruz?

bu hafta beşiktaş cumartesi pazarını da ucuz iğrenç bir çin malı araba için ayağa kaldırıp ağlamaktan ve bağırmaktan helak olunca ( e ben de tabii ) bu sorular sürekli beynime üşüşüyor..cevabını bir türlü bulamadığım sorular :(